
Uzun süredir hastanemizde yatmaktaydı. Diğer nemrut bayan hastalarımıza nazaran sıcaklığı ve konuşkanlığı ile sevdirmişti kendini. Orta yaşı yeni geçmiş olmasına karşın hayli yaşlanmış, yıpranmış görünüyordu. Kronik rahatsızlığı nedeniyle kolay toparlayacak gibi değildi, hastaneden çıkmaya pek niyeti de yok gibi duruyordu. Haftada bir uğrayıp temiz çamaşır getiren komşusundan başka gelen gideni de yoktu. Ne iş yaptığını öğrenememiştik. Ailesinden de söz etmezdi. “Boş ver geçmişi. Bazen geçmişin oralarda kalması daha iyidir. Sen bugünden ve gelecekten haber ver” diyerek savuşturmuştu bu konudaki soruları. Bütün gün tığ ile bir şeyler örer, ara sıra ördüklerini hemşire hanımlara gösterirdi. Beğenmediğini söküp tekrar ördüğü de olurdu.
O sabah servis şefimizle hastaları dolaşıp tedavilerini düzenlerken bizimkinin, yandaki diğer bir bayan hastanın el falına baktığını gördük. Toparlanıp yataklarına uzanmaları üzerine şefimiz rahatsız olmayın dercesine el işareti yaptı.
- Bunca zamandır misafirimizsiniz, falcılığınız olduğunu yeni öğreniyoruz. Kim bilir daha neler göreceğiz?
- Doktor bey oğlum, benim gibi geçmişi boş verenler falsız yapamaz. İstersen uzat elini de konuşturayım senin de falını.
Şefimiz irkildi, yarım adım geri atıp odadan çıkmakla çıkmamak arasında tereddüt geçirdi.
- Korkma, alt tarafı fal bu. Kitabı defteri yok bunun. İnanana da inanmayana da fal bakarım elbet. Ama duyacaklarından korkuyorsan, o başka.
Bu sözler üzerine şefimiz hastamızın yanına gelip iki elini de uzattı. Bizler de merakla yatağın çevresine sıralandık. Hastamız gözlüklerini takıp şefimizin ellerini iyice inceledi.
- Dörtgen avuç ve uzun parmaklar. Su grubuna ait bu eller. Sakin sessiz mizaçlısın. Sol elin çok ketum. Hiçbir şey anlatmamakta, susmakta kararlı görünüyor. Ama sağ elin öyle geveze ki, bıraksan her şeyi anlatacak.
Şefimiz telaşla ellerini geri çekerek, avuçlarına baktı. Sanki bir şey anlayabilecekmişiz gibi biz de bakmaya çalıştık. Bu kez şefimizin ellerini sakladığına şahit olduk. Kısa bir sessizlikten sonra hastamız kendi elini gösterip eldeki çizgilerin adlarını, anlamlarını anlattı. Hayat çizgisinin akıl ve kalp çizgisi ile olan konumunun hayata nasıl anlam verebileceğini nasıl yorumlanması gerektiğinden söz etti.
- Bakın bu orta parmak kaderimizdir. Yüzük parmağımız duygularımızı sanat ve talihi, işaret parmağımız her türlüsünden kazanma hırsımızı simgeler. O sebepten yüzük parmağı işaret parmağından uzun olanlar para kazanmayı geriye itip ülkülerine sanatlarına bağlanan idealist olmayı başaranlardır, genellikle. Başparmak ise insanın kendini, karakterini ve iradesini anlatır.
- Peki ya serçe parmak, onun anlamı nedir?
- Serçe parmak insanın hesap kitapsız yapamayacağını, hesaba kitaba ne kadar gereksinimi olacağını gösterir.
Bu sözler üzerine hepimiz ellerimize bakıp yüzük parmağımız ile işaret parmağımızı kıyasladık. İşaret parmağı daha uzun gözükenler pek seslerini çıkarmazken, diğerleri gerinerek yüzük parmaklarının diğerinden ne kadar uzun olduğunu gösterdi. Konu ilgimizi çekmişti. Şefimiz elini tekrar uzatıp gördüklerini yorumlamasını rica etti. Bizimki göz ucuyla uzatılan ellere tekrar baktı.
- Doktor bey, sol elin susmuş. Konuşmuyor.
- Bunun anlamı nedir?
- Sol el kalbe yakın olan elimizdir. Kalbini susturmuş, kalbinin sesini dinlemektense aklının yolunda gitmişsin. O yüzden susmuş olmalı, sol elin.
- Peki ya sağ elim ne anlatıyor?
- Dedim ya aklının yolunda gitmişsin. Akıl iyidir, hoştur yol gösterir ama çoğu kez yapmak istediklerine de engel olur insanın. Çünkü aklın, mazeret üretmede üstüne yoktur. Gönlünden geçenlere gözünü kulağını kapatıp aklının doğrusuna gitmişsin. İyi de olmuş. Hoca olmuşsun, saygın olmuşsun. Lakin için huzursuz. Aklın sana yine oyun ediyor. Yaşlandığını, tez zamanda emekli olup bir kenara atılacağını, köşe yastığı olacağın günlerin yakın olduğunu fısıldıyor. Yani gönlünde susturduklarınla yüz yüze gelmekten, sol eline hesap verememekten tedirginsin. Serçe parmağın da hesabı iyi tutamadığını, teraziyi dengeleyemediğini söylüyor zaten. Bana sorarsan aklın yine sana oyun ediyor. Biraz da sol elinin sesine kulak vermen gerekiyor, artık. 
Odadaki sessizliği hastamızın az önce falına baktığı yandaki yatakta yatan hastanın “Böyle dediğine bakmayın siz onun, sorun bakalım kendi falında ne yazıyormuş” sözleri bozdu. Hastamız titreyen ellerini kendine çevirip avuçlarına baktı. “Onlar uzun süredir, konuşmuyor bana. Önce sağ elim sustu, sonra da sol elim yüz çevirdi. Geçmişi ben reddettim, geleceğimi de göremiyorum. Bugüne hapsolmuş biriyim anlayacağınız” dedi.
Hüzünlendiğini gören şefimiz hastamızın saçlarını okşayarak fal için teşekkür etti. Odadan çıkarken bizimkinin kendi suskunluğu içinde tığını eline alıp örgüsüne döndüğünü gördük. Şefimiz ise vizite ara verip ellerini yıkama gereksinimi duymuştu.
O cezayı hak etmiştim. Feribot bileti almak için Bandırma deniz otobüsü terminali önünde biçimsiz park ettiğim arabamın başındaki trafik polisi ceza tutanağı düzenliyordu. Bir şeyler yapabilir, memuru ikna edebilirim umuduyla arabama koşarken bankta oturan o yaşlı adamı fark edemedim. Ayaklarım önce bastonuna sonra ona takıldı, yere yuvarlandım. İki dizim de incinmişti. Telaş içinde özür dileyip ayağa kalkmaya çabaladım. Gözüm ceza tutanağı düzenlemekte olan polis memurundaydı. Ayağa kalkmakta zorlandığımı gören az önce çarptığım yaşlı adam koluma girip ayağa kaldırdı. Yürümekte zorlanıyordum. Üstüm başım da kirlenmişti. Beyefendi banka oturmama yardım etti, kendi de yanıma oturdu. Bu arada trafik polisi ceza tutanağını yazmayı bitirmiş, imzasını atıyordu. Arabamın yanına gitmenin anlamı olmayacağını, ağrıyan dizimin de buna izin vermeyeceğini kabullenmeye çalıştım. Yazdığı ceza kağıdını sileceğime iliştiren polis memuru arabamın arkasında duran ve benden cesaret alıp daha da kötü park ederek trafiğin iyice aksamasına yola açan araba irisi ile ilgilenmeye koyulmuştu. Beyefendiye yardımı için teşekkür ettim, kusurun bende olduğunu ceza yazılmasını önlemek için arabamın yanına koşarken görmediğimi söyleyip tekrar özür diledim. Ak saçlı iyi giyimli yaşlı bey efendinin yüzünde kederli bir gülümseme belirdi. Eliyle boş ver dercesine işaret yapıp ”Geçmiş olsun beyim, önemli değil. Yaşlanınca görünmez olmaya alışıyor insan” dedi. Bir yandan üstümü temizleyip ağrıyan dizimi ovuyor öte yandan da hatalı park cezası aldığım için kendime kızıp söyleniyordum. Bizimki söylendiğimi görünce sırtıma dokunup;
Mesai sırasında türban takmasını şikayet konusu yapan hastamız yüzünden hastane idaresi servis hemşiremizi cezalandırıp görev yerini değiştirmişti. Aynı odayı paylaşan diğer bir hasta ise hastamızın şikayetçi olmasından rahatsızlığını dile getirip hemşire hanımı ve türbanını savunmuş, aralarında sözlü tartışma yaşanmıştı. Daha fazla tatsızlık yaşanmadan ortalığı yatıştırma görevi ise bana kalmıştı. Odalarına girdiğimde kendimi sıcak bir tartışmanın içinde buldum. Üç yataklı hasta odasının rastlantısallığında emekli siyasetçi, genç bir polis memuru ile mahalle bakkallığı yapan esnaf bir araya gelmişti. Siyasetçi ve genç polis memuru, hemşirenin türbanlı olmasından yola çıkarak türban sorunu yüzünden ülkenin bölünmeye gittiğinden yakınıyor mahalle bakkalı ise elindeki tespihi hırsla sallayıp onları abartılı tepki vermekle suçluyor, türban konusunda dindar yaşayanların yerden göğe haklı olduğu savunuyordu. Biraz sakin olmalarının hem kendi sağlıkları hem de servisteki diğer hastaların huzuru için gerektiğini söylemem işe yaramadı. Dahası tartışmaya beni de çekmeye, taraf olmaya zorladılar. Emekli bürokrat ve siyasetçi olan hastamız “söyler misiniz doktor bey? Türbanlı hekim, hemşire olur mu?” diye sordu. 
Sakin bir nöbet akşamıydı. Nöbetçi şef odasında kitap okuyup hastanenin sıkıntısından biraz olsun uzaklaşma niyetindeydim.Yoğun ve yorucu geçen günün üzerine binen idari nöbet, yorucu olmasa da hastaneye hapsediyordu insanı. Gecenin karanlığı da çökünce yarıaçık cezaevinde gibi hissetmeye başlıyordum kendimi.
Heyecanlanmak ve yorulmak yasaktı, o kadar.
Ankara’da işim uzamıştı. İstanbul’a dönüş için aldığım biletimi değiştirmem gerekiyordu. Öğle arasında Sıhhiye’deki otobüs yazıhanesine gidip biletimi erteletmek için acele ediyordum. Kalabalıkta koşarak yazıhaneye ulaşmaya çabalarken çarpıştık o yaşlı adamla. Sendeledi, elindeki büyük sepette bulunan tahta kaşık, maşalar yola saçıldı. Sanırım o da belediye zabıtasından kaçıyordu. Kısa süren şaşkınlıktan sonra adamın kalkmasına, yola saçılanları toplamaya yardımcı oldum. Heyecanlanmış, rengi solmuş, nefes nefese kalmıştı. Sakinleşmesi için koluna girip yol kenarındaki banka oturmasını sağladım. Savrulan kaşık ve maşaları toplayıp ben de yanına oturdum. Sepetten dağılanları yerine dizip bir yandan da “bırakmıyor şu belediye zabıtaları üç kuruş para kazanalım. Eve katkımız olsun” diyerek söyleniyordu. Tahta kaşıkları dizmesine yardım etmeye çabalarken “Dur hele, şimşir ve ardıç olanları diğerlerine karıştırma” diyerek engel oldu.