Archive for Mayıs, 2009

Köşe Yastığı

Çarşamba, Mayıs 27th, 2009

246764624_c546932ba8

Uzun süredir hastanemizde yatmaktaydı. Diğer nemrut bayan hastalarımıza nazaran sıcaklığı ve konuşkanlığı ile sevdirmişti kendini. Orta yaşı yeni geçmiş olmasına karşın hayli yaşlanmış, yıpranmış görünüyordu. Kronik rahatsızlığı nedeniyle kolay toparlayacak gibi değildi, hastaneden çıkmaya pek niyeti de yok gibi duruyordu. Haftada bir uğrayıp temiz çamaşır getiren komşusundan başka gelen gideni de yoktu. Ne iş yaptığını öğrenememiştik. Ailesinden de söz etmezdi. “Boş ver geçmişi. Bazen geçmişin oralarda kalması daha iyidir. Sen bugünden ve gelecekten haber ver” diyerek savuşturmuştu bu konudaki soruları. Bütün gün tığ ile bir şeyler örer, ara sıra ördüklerini hemşire hanımlara gösterirdi. Beğenmediğini söküp tekrar ördüğü de olurdu.

O sabah servis şefimizle hastaları dolaşıp tedavilerini düzenlerken bizimkinin, yandaki diğer bir bayan hastanın el falına baktığını gördük. Toparlanıp yataklarına uzanmaları üzerine şefimiz rahatsız olmayın dercesine el işareti yaptı.

-         Bunca zamandır misafirimizsiniz, falcılığınız olduğunu yeni öğreniyoruz. Kim bilir daha neler göreceğiz?

-         Doktor bey oğlum, benim gibi geçmişi boş verenler falsız yapamaz. İstersen uzat elini de konuşturayım senin de falını.

Şefimiz irkildi, yarım adım geri atıp odadan çıkmakla çıkmamak arasında tereddüt geçirdi.

-         Korkma, alt tarafı fal bu. Kitabı defteri yok bunun. İnanana da inanmayana da fal bakarım elbet. Ama duyacaklarından korkuyorsan, o başka.

Bu sözler üzerine şefimiz hastamızın yanına gelip iki elini de uzattı. Bizler de merakla yatağın çevresine sıralandık. Hastamız gözlüklerini takıp şefimizin ellerini iyice inceledi.

-         Dörtgen avuç ve uzun parmaklar. Su grubuna ait bu eller. Sakin sessiz mizaçlısın. Sol elin çok ketum. Hiçbir şey anlatmamakta, susmakta kararlı görünüyor. Ama sağ elin öyle geveze ki, bıraksan her şeyi anlatacak.

Şefimiz telaşla ellerini geri çekerek, avuçlarına baktı. Sanki bir şey anlayabilecekmişiz gibi biz de bakmaya çalıştık. Bu kez şefimizin ellerini sakladığına şahit olduk. Kısa bir sessizlikten sonra hastamız kendi elini gösterip eldeki çizgilerin adlarını, anlamlarını anlattı. Hayat çizgisinin akıl ve kalp çizgisi ile olan konumunun hayata nasıl anlam verebileceğini nasıl yorumlanması gerektiğinden söz etti.

-         Bakın bu orta parmak kaderimizdir. Yüzük parmağımız duygularımızı sanat ve talihi, işaret parmağımız her türlüsünden kazanma hırsımızı simgeler. O sebepten yüzük parmağı işaret parmağından uzun olanlar para kazanmayı geriye itip ülkülerine sanatlarına bağlanan idealist olmayı başaranlardır, genellikle. Başparmak ise insanın kendini, karakterini ve iradesini anlatır.

-         Peki ya serçe parmak, onun anlamı nedir?

-         Serçe parmak insanın hesap kitapsız yapamayacağını, hesaba kitaba ne kadar gereksinimi olacağını gösterir.

Bu sözler üzerine hepimiz ellerimize bakıp yüzük parmağımız ile işaret parmağımızı kıyasladık. İşaret parmağı daha uzun gözükenler pek seslerini çıkarmazken, diğerleri gerinerek yüzük parmaklarının diğerinden ne kadar uzun olduğunu gösterdi. Konu ilgimizi çekmişti. Şefimiz elini tekrar uzatıp gördüklerini yorumlamasını rica etti. Bizimki göz ucuyla uzatılan ellere tekrar baktı.

-         Doktor bey, sol elin susmuş. Konuşmuyor.

-         Bunun anlamı nedir?

-         Sol el kalbe yakın olan elimizdir. Kalbini susturmuş, kalbinin sesini dinlemektense aklının yolunda gitmişsin. O yüzden susmuş olmalı, sol elin.

-         Peki ya sağ elim ne anlatıyor?

-         Dedim ya aklının yolunda gitmişsin. Akıl iyidir, hoştur yol gösterir ama çoğu kez yapmak istediklerine de engel olur insanın. Çünkü aklın, mazeret üretmede üstüne yoktur. Gönlünden geçenlere gözünü kulağını kapatıp aklının doğrusuna gitmişsin. İyi de olmuş. Hoca olmuşsun, saygın olmuşsun. Lakin için huzursuz. Aklın sana yine oyun ediyor. Yaşlandığını, tez zamanda emekli olup bir kenara atılacağını, köşe yastığı olacağın günlerin yakın olduğunu fısıldıyor.  Yani gönlünde susturduklarınla yüz yüze gelmekten, sol eline hesap verememekten tedirginsin. Serçe parmağın da hesabı iyi tutamadığını, teraziyi dengeleyemediğini söylüyor zaten. Bana sorarsan aklın yine sana oyun ediyor. Biraz da sol elinin sesine kulak vermen gerekiyor, artık. almofada20floral20foto2

Odadaki sessizliği hastamızın az önce falına baktığı yandaki yatakta yatan hastanın “Böyle dediğine bakmayın siz onun, sorun bakalım kendi falında ne yazıyormuş” sözleri bozdu. Hastamız titreyen ellerini kendine çevirip avuçlarına baktı. “Onlar uzun süredir, konuşmuyor bana. Önce sağ elim sustu, sonra da sol elim yüz çevirdi. Geçmişi ben reddettim, geleceğimi de göremiyorum. Bugüne hapsolmuş biriyim anlayacağınız” dedi. 

Hüzünlendiğini gören şefimiz hastamızın saçlarını okşayarak fal için teşekkür etti. Odadan çıkarken bizimkinin kendi suskunluğu içinde tığını eline alıp örgüsüne döndüğünü gördük. Şefimiz ise vizite ara verip ellerini yıkama gereksinimi duymuştu.

Görünmez Olmak

Perşembe, Mayıs 21st, 2009

00441578O cezayı hak etmiştim. Feribot bileti almak için Bandırma deniz otobüsü terminali önünde biçimsiz park ettiğim arabamın başındaki trafik polisi ceza tutanağı düzenliyordu. Bir şeyler yapabilir, memuru ikna edebilirim umuduyla arabama koşarken bankta oturan o yaşlı adamı fark edemedim. Ayaklarım önce bastonuna sonra ona takıldı, yere yuvarlandım. İki dizim de incinmişti. Telaş içinde özür dileyip ayağa kalkmaya çabaladım. Gözüm ceza tutanağı düzenlemekte olan polis memurundaydı. Ayağa kalkmakta zorlandığımı gören az önce çarptığım yaşlı adam koluma girip ayağa kaldırdı. Yürümekte zorlanıyordum. Üstüm başım da kirlenmişti. Beyefendi banka oturmama yardım etti, kendi de yanıma oturdu. Bu arada trafik polisi ceza tutanağını yazmayı bitirmiş, imzasını atıyordu. Arabamın yanına gitmenin anlamı olmayacağını, ağrıyan dizimin de buna izin vermeyeceğini kabullenmeye çalıştım. Yazdığı ceza kağıdını sileceğime iliştiren polis memuru arabamın arkasında duran ve benden cesaret alıp daha da kötü park ederek trafiğin iyice aksamasına yola açan araba irisi ile ilgilenmeye koyulmuştu. Beyefendiye yardımı için teşekkür ettim, kusurun bende olduğunu ceza yazılmasını önlemek için arabamın yanına koşarken görmediğimi söyleyip tekrar özür diledim. Ak saçlı iyi giyimli yaşlı bey efendinin yüzünde kederli bir gülümseme belirdi. Eliyle boş ver dercesine işaret yapıp ”Geçmiş olsun beyim, önemli değil. Yaşlanınca görünmez olmaya alışıyor insan” dedi. Bir yandan üstümü temizleyip ağrıyan dizimi ovuyor öte yandan da hatalı park cezası aldığım için kendime kızıp söyleniyordum. Bizimki söylendiğimi görünce sırtıma dokunup;

-         İnsan kendine kızınca çok acımasız oluyor, değil mi? Hiç merhamet göstermiyoruz kendimize. Sıkma canını. Her işte bir hayır vardır. Otur dinlen sakinleş biraz.

-         Her işi telaş içinde yapmaya alışmışız. Bir yerlere geç kalıyormuş hissi ile oradan oraya koşturuyoruz. Feribotun kalkmasına bir saatten fazla var ama bileti de anlamsızca telaş içinde almaya kalkınca cezayı yedik işte. Üstümü başımı kirletmesi de cabası.

-         Beyim, gençliğimde ben de senin gibi oradan oraya koştururdum. Ama nafile telaşmış bu koşuşturmalar. Bir gün geliyor yaşlandın deyip oyuncu değişikliğine gidiyor kenara alıyorlar seni. İşte o andan itibaren görünmez oluyorsun. Kenarda oturup oyunu seyretmekten başka bir şey gelmiyor elinden. Her sabah evden dışarı atıyorum kendimi. Burada oturup denize, martılara balıkçılara bakıyorum. Kenardan seyrediyorum işte.

Sonbaharın sıcak yüzünü hissettirdiği yaprakların renklendiği günlerdeydik. Beyefendi işaret edene kadar limanı, martıları, balıkçıları fark etmemiştim. Balıkçı gırgırları limana balık indiriyor bir yandan da ağlarını temizliyorlardı. Martılar bu ziyafeti kaçırmamış ağlardan denize dökülen balık artıklarını kapmak için çığlık çığlık uçuşuyordu. Yosun, balık ve ıslak ağların kokusu kaplamıştı her yeri. Telaştan bunların hiç birini fark edememiştim. Bizimki bastonuna dayanmış uçuşan martıları izliyordu. Limana bakan Tekel binasının çatısı limanı izleyen martılarla doluydu. Onlar da ziyafette sıranın kendilerine gelmesini bekliyor veya diğer martıların limandaki balık ziyafetini kenardan seyretmekle yetiniyordu. Eğitim için alçaktan uçan jet uçaklarının gürültüsünden bile etkilenmeden büyülenmişçesine limanın o cümbüşüne bakıyordu, çatıdaki martılar. img_1593_5001

Dizimin ağrısı hafiflemiş, sakinlemiştim. Havadaki yosun, balık ve ıslak ağ kokusu narkoz etkisi yapmış gibiydi. Bu arada Beyefendi İstanbul’da uzun yıllar öğretmen olarak çalıştığını, emekliliğinde İstanbul’un keşmekeşinden uzaklaşmak için Bandırma’ya yerleştiğini anlatıp hayatın çok hızlı değiştiğinden yakındı. “Hayatın kolaylaşması daha hızlı akıyor olması böyle düşünmenize yol açıyor olabilir. Bana pek bir şey değişiyor gibi gelmiyor.” diyecek oldum. Az önceki o kederli gülümseme tekrar belirdi bizimkinin yüzünde. 

-   Değişti beyim. Çok değişti. İlkokulda okuyan her öğrenci ipek böceğini tanır, hatta besler büyütürdü, bir zamanlar. Daha taze yaprak toplamak için dut ağacına tırmanmayan çocuk yoktu o zamanlar. Beslediği ipek böceğinin kozasını nasıl sabırla ördüğünü görürdü, çocuklar. Öğrencilerimin de ipek böceği yetiştirerek  hayatın nasıl sabır ve emekle biçimlendirildiğini anlamalarını beklerdim, hep.

-         Haklısınız, ben de ipekböceği yetiştirmiştim. Şimdiki çocuklar ipek böceği görmedikleri gibi dut ağacını bile tanımıyorlar. Varsa yoksa bilgisayar oyunları. Doğru dürüst arkadaşları bile yok.

-         Hayat değişti, beyim. Eskiden ipek böceğinin azmi ve sabrını gören çocuklar kozadan çıkan ve bir gün bile yaşayamayan kelebek ile ilgilenmezdi. Şimdi herkesin acelesi, yetişmesi gereken bir yeri var, çocukların bile. Millet sabırla koza örmektense kısa yoldan kelebek olmaya, bir gün için bile olsa kelebek gibi görünüp kendinden söz ettirmeye meraklı. Çocuklarından da bunu bekliyor. Telaş içinde hedefe koşturmayı hayat zannediyor onu öğretiyorlar.

-         Peki sorun nedir?

-         Sorun yaşlılıkta. Hayat böyle telaş içinde geçip yaşlandığında anlıyor insan. Kozasından çıkıp iki kanat çırptıktan sonra ölen kelebek gibi yaşlı damgasını vuruyorlar insana. O anda görünmez oluyorsun. Yaşlılar hayatın hızına telaşına ayak uyduramadığı için ortalıklarda görünmüyor sanıyor insanlar. Halbuki senin az önce yaptığın gibi kendi telaşından kimsenin başka bir şey görecek hali yok. Velhasıl görünmez oluyorsun, yaşlandığında.  Aynı havayı solumana rağmen başka bir dünyanın insanı oluyorsun. Öyle bir yalnızlık ki, anlatılır gibi değil.

Bu sözlerden sonra denize ve martılara bakıp sustu. Tekrar teşekkür edip izin istedim. Başıyla selam verip iyi yolculuk diledi. Kesilen ceza tutanağını ise ödedikten sonra elim varıp, atamadım. Yanımda taşıyorum. Arada sırada telaşı bırakıp soluklanmak için kullanıyorum. Üstelik sanki gittikçe daha sık çıkarıp bakar oldum, o ceza tutanağına.

Türban Savaşı

Çarşamba, Mayıs 13th, 2009

turban5Mesai sırasında türban takmasını şikayet konusu yapan hastamız yüzünden hastane idaresi servis hemşiremizi cezalandırıp görev yerini değiştirmişti. Aynı odayı paylaşan diğer bir hasta ise hastamızın şikayetçi olmasından rahatsızlığını dile getirip hemşire hanımı ve türbanını savunmuş, aralarında sözlü tartışma yaşanmıştı. Daha fazla tatsızlık yaşanmadan ortalığı yatıştırma görevi ise bana kalmıştı. Odalarına girdiğimde kendimi sıcak bir tartışmanın içinde buldum. Üç yataklı hasta odasının rastlantısallığında emekli siyasetçi, genç bir polis memuru ile mahalle bakkallığı yapan esnaf bir araya gelmişti. Siyasetçi ve genç polis memuru, hemşirenin türbanlı olmasından yola çıkarak türban sorunu yüzünden ülkenin bölünmeye gittiğinden yakınıyor mahalle bakkalı ise elindeki tespihi hırsla sallayıp onları abartılı tepki vermekle suçluyor, türban konusunda dindar yaşayanların yerden göğe haklı olduğu savunuyordu. Biraz sakin olmalarının hem kendi sağlıkları hem de servisteki diğer hastaların huzuru için gerektiğini söylemem işe yaramadı. Dahası tartışmaya beni de çekmeye, taraf olmaya zorladılar. Emekli bürokrat ve siyasetçi olan hastamız “söyler misiniz doktor bey? Türbanlı hekim, hemşire olur mu?” diye sordu.  

-          Sorunuzun yanıtını siz de biliyorsunuz. Üstelik kuralların her zaman aynı tutarlıkta uygulanmadığı bir ülkede yaşadığımızın da farkındasınız. Hemşire hanım her ne kadar inancı gereği türban takıyor olsa da çalışkanlığı ve bilgisiyle herkesin takdir ettiği çalışanımızdır. Konu türban olunca Nasrettin hoca fıkrasındaki gibi herkesin kendince haklı olduğu durum yaşanıyor, gücü yeten sözünü dinletmeye çalışıyor.

-          Bu benim sorumun yanıtı değil. İnancı gereği örtünmek isteyene izin verirseniz iş cinsiyet ayrımcılığına kadar gider. Bu işin sonu yok. Örtünüp kapanmakla, hastadan uzak durmakla bu iş olmaz.

Polis memuru da kafasını sallayarak destek verdi. Emekli siyasetçi olan hastamız dini siyasallaştırmaya çalışanların kemikleşmiş ve çözümü zor görünen türban sorununu işleyerek siyasal rant elde ettiklerini, türban takanların da kendilerini baskı altında hissettiklerinden söz etti. 70 li yıllarda ülke sağ sol çatışması içinde kutuplaşmış haldeyken her iki tarafın da türbanlı tayfaya ideolojisi bile olmayan sefil ve zavallı yaratıklar gözüyle baktığını, yıllar sonra iktidar el değiştirdiğinde de geçmişten kalma bu aşağılama ve nefretin hesabının görülmekte olduğunu anlattı. Polis memuru ise laik antilaik çatışmasının giderek iç savaşa dönüşebileceği konusunda bilgilendirildiklerinden söz edince emekli siyasetçi hastamız fikirlerine destek gelmesinin rahatlığı ile “Savaşsız olmaz. Savaş hep vardı. İnsanın olduğu yerde savaş hep olacak, tarih bize bunu anlatıyor. Önemli olan kimin savaştığı.” diye üsteledi. “Peki ya barış, barış nasıl sağlanacak? diye sordum.

-          Barış dediğin de savaşın bir biçimi. Onun için de mücadele gerekir. Size şaşırtıcı gelebilir ama gerçek anlamda barış için mücadele profesyonel askerlerin işi.

-          Nasıl yani? Barış askerlerin işi ise kim ve niçin savaşıyor?

Odada sessizlik oldu. Yataklardan birine ilişip bizim emekli siyasetçinin yanıtını bekledim. Az önceki öfkesi azalmış gibiydi. Arada soluklanıp dinlenerek cevap verdi.  

-          Bakın, savaşan üç tip insan vardır. Birinciler ki, onlar meslekten askerdir. Üniformalı askerdir onlar. Onlar için önemli olan savaşmak değil, kariyerdir. Askeri okula gider, okurlar ve hep geleceğe bakarlar. Ölümden korkar, uzak dururlar. İlerisi için hep hedefleri vardır. Kaybedecekleri kariyerleri ve gelecekleri olduğunun farkındadırlar. O yüzden bilinen anlamda gözü pek asker olamazlar. Onlar ülkenin geleceğini düşünür ve kariyerlerinin uzantısı olarak görür, gerekirse müdahale etmekten çekinmezler. Savaş en son yapılacak iştir onlar için.

-          Peki ya ikinciler?

-          İkinciler ideolojik olarak savaşır. Vatan, din, millet sevgisi gibi soyut kavramlara tutunurlar. Düşünceleri sığdır. Ülkesi için ölür ama bu ölümün gerçekten işe yarayıp yaramayacağının genellikle idrakinde değildirler. Günümüzün intihar bombacıları onlara iyi bir örnektir. İkincilere üniforma giydirip cepheye sürmek birincilerin işidir. Dedim ya savaş hep vardır. Bu iki grup için sorun yoktur, iyi anlaşırlar. Fanatiklerin bir kısmı gerçek anlamda gözü pek iyi asker olurlar. Onları bulup eğitip cepheye süren komutanlara madalya takılır. O madalya birinciler için ne kadar önemli ise ikinciler için ise o kadar aksesuardır. “Ben vatanım için yaptım, bir daha olsa yine yaparım. Madalya önemli değil” dediklerini çok duyarsınız.

Mahalle bakkalı “Tüm bunları getirip türbana nasıl bağlayacaksınız doğrusu çok merak ediyorum” deyince bizimki eliyle acele etme dercesine işaret yaptı. “Dinle hele” dedi. Dayanamadım “üçüncüler kim oluyor? diye sordum. Bir süre sustu sonra bana baktı;

-          Üçüncüler en tehlikeli olanlardır. Onlar için gerçekten nefret edilen düşman söz konusudur. O düşmanı yok etmek için tutkuyla savaşırlar. Üniformalı veya üniformasız olması önemli değildir. Hatta askerlerden uzak durur bağımsız çalışırlar. Birbirlerini iyi tanır, birlikte hareket etmenin sessiz gururunu yaşarlar. Düşman için en büyük tehlike onlardır. Birinci ve ikinci tip savaşanlarla ilişkileri ya hiç yoktur veya çok sınırlıdır. Nefretleri ile ayakta durur zekice savaşırlar. Pusu kurar beklerler. Onlar için tek bir amaç vardır. Ait olmadıkları savaşa bulaşmaz hatta iki tarafın savaşıp güçsüz düşeceği zamana kadar beklerler. İşte zamanında ideolojisiz bulunup hor görülen, acınan dinci tayfanın bu gün ülkeyi yönetiyor olması böyle bir savaşın sonucudur diye düşünüyorum. 1132257005turban1

Bakkal dayanamadı “Hadi oradan. Kimmiş neymiş o düşman? Laf geveleyip kafa karıştırmada siz siyasetçilerin üstüne yok. Alt tarafı bir türban takacaklar yahu. Örtünmek istiyorlar. O kadar. Neymiş bu kadar nefret ettikleri?” diye söylendi. Bizimki gülümseyerek bakkala baktı.

-          Sanırım dince kutsal duygulardan, toplumun dinden uzaklaşmasından endişe ediyor bunu yapanlardan da nefret ediyorlar. Din söz konusu olduğunda o kendini çok önemseyenlerin de önemsiz fani varlıklar olduğunu anlamalarını kendi gibi düşünmeyenleri aşağılamaktan vazgeçmelerini bekliyorlar. Bunun için savaşıyor, tevekkül ile toplumun adam olacağına inanıyorlar. Onları yıllardır bir arada tutan da kendileri reva görülen o ikinci sınıf insan muamelesi ve onun doğurduğu nefret.

“Bak bu konuda anlaşıyoruz seninle. Siyasete bulaşmak istemezler ama toptan dinsiz gibi yaşamak, öyle görünmek zorunda kalmak da istemiyorlar. İyi tanırım onları, çoğu müşterimdir. Gelir gider dertleşiriz. Kimsenin malında mülkünde gözleri yoktur ama içinde yaşadıkları toplumda varlıkları bilinsin, saygı gösterilsin isterler” dedi mahalle bakkalı. Polis memuru  “bu söyledikleriniz gerçekleşirse barış olacak mı?” diye sorunca bizimki gülümseyerek baktı.

-          Dedim ya. Barış savaşın bir biçimi. Şiddete dönüşmeden götürebildiğin her savaş barış olarak adlandırılıyor dünyada. Bu sorunun yanıtını zaman gösterecek. Ancak tarih bize sonucu genellikle üçüncüler gibi savaşanların belirlediğini gösteriyor. En az onlar kadar nefret ettikleri düşmanı olmayanlar ya kariyerleri ile avunuyor veya kendilerini fanatikçe harcıyorlar. Tarihi ise içinde nefreti yaşatan ve can havliyle savaşanların yazdığını biliyoruz.  

Bakkal, kafasını kaşıyıp “Tamam hemşireyi türbanı yüzünden cezalandırmayı başardın da şimdi türban sorunu için sen ne demiş oldun?”diye sordu. Kısa süren sessizliğin ardından birlikte gülmeye başlayınca bakkal kızar gibi olsa da sonra o da bizlere katıldı. Bizim emekli siyasetçi bakkalın yanına gidip elini sıktı, sırtını sıvazladı. “Boş ver, takma kafana. Bir siyasetçi eskisi yine zırvaladı de geç” dedi. Yatağına uzanıp yorganı üstüne çekti. Polis memuru gazetesine yöneldi, mahalle bakkalı hastamız ise sandalyesini pencere kenarı çekip elindeki tespihin tanelerini devirmeye başladı. Şimdilik odaya barış gelmişti. Sessizliği fırsat bilip yanlarından ayrıldım.  

Hıdrellez ateşinde

Salı, Mayıs 5th, 2009

fire_flames_campfire_bonfireSakin bir nöbet akşamıydı. Nöbetçi şef odasında kitap okuyup hastanenin sıkıntısından biraz olsun uzaklaşma niyetindeydim.Yoğun ve yorucu geçen günün üzerine binen idari nöbet, yorucu olmasa da hastaneye hapsediyordu insanı. Gecenin karanlığı da çökünce yarıaçık  cezaevinde gibi hissetmeye başlıyordum kendimi. Bu düşünceler içindeyken kapım çalındı. İçeriye hayli yaşlı, bakımlı hanımefendi girdi.

-          Nöbetçi şefi arıyordum evladım.

-          Benim, buyurun. Size nasıl yardımcı olabilirim?

Bir şeyler söylemek istiyor ancak söze bir türlü başlayamıyordu. Sıkıntılı hali vardı.

-          Sorun nedir? Bir terslik mi var?

-          Yok. Yok bir terslik evladım. Terslik kocamda. Yukarıda dahiliye servisinde yatıyor. Ben de ona refakat ediyorum. Beni size o gönderdi.

-          Ne için gönderdi sizi bana?

-          Olacak şey değil istediği biliyorum ama çok ısrar etti. Elçiye zeval olmazmış. Sizden bir ricası var.

-          Yapabileceğim bir şey ise yardımcı olmaya çalışırım.

-          Bugün Mayıs ayının 5’i. Yani bugün Hıdrellez bayramı. Kocam, bugüne kadar hiçbir hıdrellezi kaçırmadığını bu kez hastanede yakalandığını. Hastane bahçesinde hıdrellez ateşi yakmak istediğini söyleyip izin için beni size gönderdi.

Heyecanlanmıştım. Çocukluğumda mahallemizde kutladığımız hıdrellez akşamları geldi gözümün önüne. Kitabımı kapatıp bir kenara kaldırdım.

Hastanelerde nöbetçi şefin haberi olmadan kuş uçmazdı. Değil ki hastane bahçesinde ateş yakmak. Hanımefendiyi de yanıma alarak hastamızın yanına çıktım. Kaşlarına kadar beyazlamış saçları, deniz mavisi gözleri ile yatağında oturuyor ve soru soran gözlerle bir eşine, bir bana bakıyordu. Dosyasını inceledim. Hastamızı takip eden doktorunu aradım.  Yataktan çıkmasında sakınca yoktu.ates_alev1Heyecanlanmak ve yorulmak yasaktı, o kadar.

-          Hıdrellez ateşi yakmak istiyormuşsunuz, öyle mi?

-          Evet doktor bey. Ne olur çok görmeyin. Gizlice ateş yakıp sizin de başınızı belaya sokmak istemedim. Eşimi o nedenle yanınıza gönderdim.

-          Ama doktorunuza göre heyecanlanmanız ve yorulmanız yasakmış.

-          Sizden rica ediyorum doktor bey. Yaşım hayli ilerledi. Bu belki de görüp göreceğim son hıdrellez. Bu dünyadan geçip gitme zamanının yakın olduğunu hissediyorum.

-          Peki. Ama şartım var. Ateşi birlikte yakacağız. Yorulmak, heyecanlanmak yasak.

Adamın gözlerindeki mutluluğu, ışığı görmeliydiniz. Hemen yatağından doğrulmaya, sabahlığını aramaya başladı. Sakin olmasını rica edip 1 saat kadar sonra hastane bahçesinde buluşmak üzere sözleştik. Odadan çıkarken arkamdan seslendi. 

-          Doktor bey, kızacaksın ama bir şey daha rica edeceğim.

-          Söyle bakalım.

-          Çocuk kliniğinde yatan, gelebilecek durumdaki çocukları da çağırabilir misin, şenliğimize?

-          Neden özellikle çocuklar?

-          Bu bayramı unutmasınlar istiyorum. Günümüzün zamanında yaşayanlar için anlamsız bir bayram hıdrellez. Çoğumuz kolumuzdaki saat ile yaşıyoruz hayatı. Ama çocuklar öyle mi? Onlar için zaman, henüz saatlere hapsolmuş değil. Bu bayram ile baharın başlangıcını, sonbaharda bizi terk eden doğanın, bahar ile aramıza dönüşünün gerçek şenlik olduğunu unutmasınlar istiyorum.

-          Çocuklar için, zaman gerçekten farklı mı?

-         Hem de nasıl farklı. Onlar, doğanın zamanında yaşıyorlar, bir zamanlar hepimimiz yaşadığı gibi. Oyuna dalmış çocuk için yemek saatinin yada yatma saatinin ne kadar anlamlı olduğunu düşünsene doktor bey? Bizler ise ne yapıp edip onları kendi kurgusal, saçma zamanımıza tıkmaya uğraşıyoruz. Kendi zamanımıza en iyi uyum gösteren çocuğa takdir ile bakıyoruz.

Kafam karışmıştı. Aklıma yemek saati geldiğinde sofraya gelmeyen, yatma saati geldiği halde yatmak istemeyen kızımla eşimin diyalogları geliyordu.  

-         Tamam anlaştık. Çocuk servisine de haber vereceğim. Ancak fazla gürültü çıkarmak yok.

Odadan ayrılıp yakmak için bir şeyler ayarladım. Sorumlu hemşire ile birlikte çocuk kliniğini de durumdan haberdar ettim. Biraz sonra 8-10 kadar çocuk anneleri ile birlikte katıldılar, küçük kutlamamıza.

Bir saat sonra hastane bahçesinin fazla dikkat çekmeyen emniyetli bir köşesinde yakmıştık, hıdrellez ateşimizi. Ateşin harı geçince üstünden atlamaya başladık. Çocuklar sıraya girdiler, bey amcamız da aralarında doktor kontrolünde bir iki atlamadan sonra ateşin çevresine oturuldu. Bizim ihtiyar çocuklara Sonbahar ile birlikte ağaçların yapraklarını dökerek doğanın uykuya daldığını, bahar ile birlikte dallara su yürüdüğünü ve doğanın uykusundan uyandığını, bolluk ve bereket getirdiğini bunun için her yıl Mayıs ayının ilk haftasında bahar şenlikleri yapıldığını anlattı. Eskinin masallarını, mitlerini anlatırken çocuklar ilgi ile dinliyordu.

Yaptığım bu iş ertesi gün duyulursa ne hesap vereceğimi düşünürken bey amcamızın eşi koluma girdi. Gözleri doluydu.

-          Teşekkür ederim, doktor bey. Çok teşekkür ederim.

-         Teşekküre gerek yok. Evinden, odasından uzakta hastane koğuşuna tıkılmış, oyundan, oyuncağından uzak çocuklar için güzel bir hastane anısı oldu. Hepimizin, eşinize teşekkür etmesi gerekiyor sanırım. Böylesi bir günü unutmadığı ve unutturmadığı için.

Ateşin sönmesi ile birlikte törenimizi sona erdirdik. Çocuklar anneleri ile birlikte koğuşlarına döndü. Hastamıza odasına kadar eşlik etmek istedim. Engel oldu.

-          Yoruldum, biraz da heyecanlandım ama sanırım değdi, doktor bey.

-          Kendinizi yormamanızı rica etmiştim.

-          Dedim ya, belki de bu göreceğim son hıdrellez. Ama bu çocuklara da bulaştırdım ya hıdrellezi, varsın yorulayım. Biliyorum ki, seneye ben olmasam da o çocuklar arayacaklar, isteyecekler yine hıdrellez ateşini.

-          Nereden biliyorsunuz?

-          Hepsinden söz aldım. Boşuna ağartamadık biz bu saçları.

Eşinin koluna girdi. Birbirilerine yaslandılar, ağır adımlarla odalarının yolunu tuttular.

Ardıç Kuşu

Pazartesi, Mayıs 4th, 2009

adszyr3Ankara’da işim uzamıştı. İstanbul’a dönüş için aldığım biletimi değiştirmem gerekiyordu. Öğle arasında Sıhhiye’deki otobüs yazıhanesine gidip biletimi erteletmek için acele ediyordum. Kalabalıkta koşarak yazıhaneye ulaşmaya çabalarken çarpıştık yaşlı adamla. Sendeledi, elindeki büyük sepette bulunan tahta kaşık, maşalar yola saçıldı. Sanırım o belediye zabıtasından kaçıyordu. Kısa süren şaşkınlıktan sonra adamın kalkmasına, yola saçılanları toplamaya yardımcı oldum. Heyecanlanmış, rengi solmuş, nefes nefese kalmıştı. Sakinleşmesi için koluna girip yol kenarındaki banka oturmasını sağladım. Savrulan kaşık ve maşaları toplayıp ben de yanına oturdum. Sepetten dağılanları yerine dizip bir yandan da “bırakmıyor şu belediye zabıtaları üç kuruş para kazanalım. Eve katkımız olsun” diyerek söyleniyordu. Tahta kaşıkları dizmesine yardım etmeye çabalarken “Dur hele, şimşir ve ardıç olanları diğerlerine karıştırma” diyerek engel oldu.

- Hepsi tahta kaşık işte, ne fark eder?

- Olur mu beyim? Şimşir ve ardıç ile ıhlamur, gürgen bir olur mu?

- Bilmem. Görsem ağaçlarını bile tanımam herhalde. Ne fark var aralarında?

Eline aldığı kaşıklardan birinin sırtını parmaklarıyla okşayarak bana doğru uzattı.

- Ardıç, şimşir sert ağaçtır. Kolay bırakmaz kendini işleyesin. Zordur ardıçtan kaşık çıkarmak. Ama evladiyeliktir. Senelerce kullanırsın. Ihlamur gürgen ise yumuşaktır. Kolay işlersin ama çabuk yumuşar, dayanmaz.

Daha sonra Sivas’ın Hafik ilçesinde çiftçilik yaptığını. Sağlık sorunları nedeniyle kızının yanına Ankara’ya yerleştiğini, evin geçimine katkısı olsun diye kaşık ve maşa yapıp işportada sattığını anlattı. Özellikle ardıç ağacının zor bulunduğundan yakındı. Elindeki maşayı eliyle okşayarak “Ardıç kuşu ağacını terk etti. Bir araya gelmeleri çok zor, artık” dedi. Anlamamış gözlerle bakmış olacağım ki açıklama yapma ihtiyacı duydu.

- Beyim, ardıç kuşunu bilmez çoğumuz. Bilenler de unuttu, gitti. Ardıç ağacı yabanidir. Öyle tohumundan üretemezsin, çeliklemeyle de olmaz. Ağacın üremesi meyvelerinin ardıç kuşu tarafından yenilip pisliği ile atılmasına bağlı. Ağacın tohumu ancak o zaman filizlenebilir hale gelir.

- Yani bu kuş olmazsa ardıç ağacı üreyemiyor, öyle mi?

- Evet, aynen öyle. Bunlar biri birine mahkum sevdalılardı.

- Peki sonra ne oldu, kuşlar mı azaldı?

- Kuşlar azalmadı, hatta çoğaldılar bile. Ama şehirler büyüdükçe çöplükleri de büyüdü. Kuşlar ardıcın meyvelerini yemektense çöplükten beslenmenin daha kolay olduğunu keşfettiler. Ardıç kuşu ağacını unuttu, şimdi kentlerin kasabaların çöplüklerinde yaşıyorlar. Ardıç ağaçları ise kayboluyor gözümüzün önünden.

Elindeki kaşığı, diğerlerinin arasına yerleştirdi. Sepetine tekrar göz atıp çıkardığı maşayı bana doğru uzattı. 2687

- Bak bu ardıç. Çürümez, nemlenmez. Eskiden ölüleri gömdükten sonra mezarlara konulurdu. Çürümediği için mezar çökmezdi. Son yolculukta arkadaştı, insanlara. Şimdi kıymete bindi. Mezarlarda yumuşak ağaçları kullanıyorlar.

- Olsun, aynı işi gördükten sonra varsın dayanıksız olsun.

- Şehirliler de hep senin gibi konuşuyor, beyim. Herkes ardıç kuşu gibi zahmet çekmektense çöplükten kolay geçinmenin, kolay yaşamanın yolunu arıyor. Ardına bakmıyor. Çocuklarım bile kasabada yanımda kalmaktansa ardıç kuşu gibi şehirde daha kolay yaşandığını görüp uçup gittiler. Sorsan hallerinden çok memnunlar. Ama geride bıraktıklarını bilmiyor, görmüyorlar.

- Sonunda sen de gelmişsin işte şehre. Buradan medet umuyorsun.

- Ama ben ardımda kalanların farkındayım. Şehirde emeğin hiç değeri yok. Her şey bol, kolay ve ucuz. Biraz paran olsun emek vermeden yaşayıp, geçip gitmek mümkün bu şehirde.

- Ne var bunda, şehirler hep böyle.

Sustu bir süre. Kafasını sağa sola sallayıp kendi kendine söylendi.

- Sevgi yok beyim. Şehirde sevgi yok. İnsan emeğini sever. Ben bu kaşıkları tek tek elimde yapıyorum. Beğeninceye kadar uğraşıyorum. Kızımın evine katkım olsun diye satıyorum ve bu beni mutlu ediyor. Elimin emeğinin beğenilip bir yerlerde kullanıldığını bilmek hoşuma gidiyor. Şehir insanı ise emek vermediği için sevmesini de bilmiyor. Ardıç kuşu gibi yaşıyor, semiriyor, ürüyor ama geride kalan ardıç ağacının çektiği acıyı bilmiyor, görmüyor. Görse bile anlamıyor.

Bir süre daha konuşmadan oturduk, o bankta. Ardıç ağacından yapılmış bir çift kaşık satın almak istedim. Sepetine göz atıp seçtiği kaşıkları gazete kağıdına sarıp uzattı. Söylediği fiyattan fazla para vermek istedim, ederinden fazlasını almadı. Sepetin ipini omzuna atıp, kucakladı. Helalleştik. Sıhhiyeye doğru ağır adımlarla yürüyerek şehrin kalabalığında gözden kayboldu.

Sıtma ve Savaş

Pazartesi, Mayıs 4th, 2009

Sıtma hastalığı yüzyıllar boyunca kitlesel insan ölümlerine yol açan hastalıkların başını çekmiştir. Hastalık sosyal sınıf ve statü gözetmeksizin öldürücü olmuş nedeni uzun yıllar anlaşılamamıştır. Yaptığı tüm savaşları kazanan imparator büyük İskender bile sıtmaya yenik düşenler arasında yer almıştır. Hastalığın havadan bulaştığı düşünülüp kirli havadan geçtiğine inanıldığı için hava hastalığı anlamında mal-aria adı verilmiştir. 19. yüzyıl sonunda Parazitoloji biliminin gelişmesi ile sıtmanın anofel türü sivrisinekler üzerinden insana bulaştığı ve anofellerin ortadan kaldırılması ile önlenebileceği anlaşılmış, alınan önlemler ile hastalık kontrol altına alınabilmiştir. Bataklıkların kurutulması ile başlayan sivrisinek mücadelesi ikinci dünya savaşı sonrasında başta DDT olmak üzere organik fosfor bileşiklerinin böcek ilacı olarak kullanılması ile etkinlik kazanmıştır. Sıtma savaşını kısa adı WHO olan Birleşmiş Milletlere bağlı çalışan dünya sağlık örgütü üstlenmiş, özellikle dünyanın geri kalmış bölgelerinde sıtma mücadelesi için programlar hazırlamıştır.

1948 yılında Büyük Britanya’dan bağımsızlığını kazanan ve Hindistan’ın güneyinde yer alan Seylan adası II. Dünya savaşından sonra başlatılan ve dünya sağlık örgütüne prestij kazandıran sıtma eradikasyonu projesinde pilot bölge seçilmiştir. Bu amaçla adaya tonlarca DDT atılarak sivrisineklerin kökü kazınmıştır. Sıtmanın ölüm nedenleri sıralamasında birinci sırada olduğu ülkede bir yıl içinde hastalığın önü alınmış, kullanılan DDT sayesinde diğer böcek, haşarat ve mikroorganizma da yok olduğu için kanlı ishal, kolera, tifo gibi öldürücü pek çok çocukluk çağı hastalığı da ortadan kalkmıştır. Ölüm hızının düşmesi ile birlikte nüfus dengesi bozulmuş 1960 yılında 10 milyon olan ada nüfusu bir yıl içinde %10 artarak 11 milyona çıkmıştır. Günümüzde bu sayı 20 Milyon civarındadır. WHO’ nun sıtma eradikasyonu projesi izole bir ekosistem olan Seylan adasında başarı ile gerçekleştirilmiş ancak nüfusa paralel artış göstermeyen ülke kaynakları yüzünden oluşan sosyal yara iç savaşa ve isyana yol açmıştır.

1972 yılında Sri Lanka adını alan adada çok kısa süre içinde yaşanan yüksek nüfus artışı ülkenin sosyal dengelerini bozmuş sıtmanın neden olduğu ölümlerin yerini iç savaş almıştır. Ada nüfusunun yaklaşık % 18 ini oluşturan ve ada kaynaklarından eşit olarak yararlanamadıklarını ileri süren Tamil’ler 1976 yılında kurdukları Tamil Elam kurtuluş kaplanları örgütü ile iç savaş başlatmışlardır.

Günümüzde adadaki nüfus dengesini sıtma yerine 35 yıldır süren iç savaşın belirlediğini söyleyebiliriz. Adadaki insani soruna çözüm üreten WHO çalışanları başarılı bir proje yapmış olmakla beraber üretilen çözümün sosyal sonuçları yüzünden elde edilen başarı gölgelenmiştir.

WHO sorumluluğunda gerçekleştirilen Sri Lanka adasındaki sıtma mücadelesi her ne kadar yıllardır kapanmayan iç savaşın tohumlarını ekmiş olsa da özellikle ada gibi kapalı ekosistemlerde doğal dengeye yapılacak müdahalelerin sonuçları konusunda insanlığa adımların çok daha dikkatli atılması dersini vermiştir.

Günümüzde benzer projelerde WHO’nun dersini almış olduğunu ve sosyal sonuçlarını öngöremediği pek çok projeye ihtiyatlı yaklaştığını söyleyebiliriz. AİDS hastalığı savaşına büyük para ve emek harcayan dünya sağlık örgütü aynı çabayı göstermediği alanlar yüzünden topa tutulmaktadır.

Sri Lanka iç savaşının tohumlarının atılmasından sorumlu tutulan ve eleştirilen WHO belki de aldığı ders nedeniyle üçüncü dünya ülkelerinde yaygınlığını ve öldürücülüğünü koruyan Verem (Tuberkuloz) hastalığının kökünün kazınması faaliyetlerinden özenle uzak durmaktadır. Yeni bir nüfus patlaması ve bu kez dünya savaşına yol açmaktan korkan dünya sağlık örgütünün bu pasif duruşu nedeniyle Tuberkuloz hastalığı dünyanın fakir nüfusları için öldürücü olmayı sürdürmektedir.