Archive for Nisan, 2009

Kırlangıcın Ömrü

Çarşamba, Nisan 29th, 2009

kirlangic1Ağaçtaki kırlangıç yuvasını sapanla taşlayıp yuvadan düşen yavruları yakalamaya çalışan çocuklara doğru koşturup bağırırken kaldırımda çarpıştık. Çocuklar kaçışan yavruları kovalarken üzerlerine doğru hışımla gelen yaşlı adamdan kaçmaya çalışıyordu. Çarpmanın etkisi ile sendeledi ve kenardaki bahçe demirine tutunmaya çalıştı ancak başaramadı ve sağ dizinin üzerine düştü. Koluna girip kaldırmaya çalıştım ancak “beni bırak şu çocukları kovala, rahat bıraksınlar kırlangıçları” diye söylendi. Nefes nefeseydi. Rengi solmuş, terlemişti. Düşmenin etkisi ile dizi kanıyordu. Pantolonu diz bölgesinden yırtılmıştı. Kanayan yerin üzerine mendil ile bastırdım. Oturup soluklanmasını istedim. Ancak o ayağa kalkıp çocukları kovalama telaşındaydı, öfkeliydi. Bu arada ortaya çıkan anne kırlangıç yuvadan düşen yavruları tek tek ağaca taşıyordu. Yaşlı adam bir eliyle mendili kanayan dizine bastırıp diğer eliyle ağaçtaki kuş yuvasını gösterdi.

-        Bırakmıyorlar beyim, bırakmıyorlar. Ağacın tepesinde bile rahat yok kırlangıçlara. Halbuki ne zor hayat yaşadıklarını bilseler değil taşlamak gözleri gibi bakarlar. 

-        Ben de sık geçerim buradan. O kırlangıç her yıl gelir o ağaca yuva yapar. Yeri bellemiştir sanki.

-        Bak sen de yanlış biliyorsun. Sanıyorsun her sene aynı kuş gelip oraya yuva yapıyor. Kırlangıcın ömrünün 6 – 8 ay olduğunu sen de bilmiyorsun.

-        Nasıl yani? Kış olup göç eden geri gelmiyorsa aynı yeri yuvayı nasıl buluyorlar.

-        Kırlangıç ağaca yuva yapar, yavruları yumurtadan çıkınca besler büyütür, onlara uçmayı öğretir. Havalar soğuyunca yavrularını da alır ve sıcak ülkelere göç eder. Orada ölür. Baharda gelenler ise doğdukları yere gelip yuva yapar. Onların görevi de yavrularını büyütüp yanlarına alıp göç edebilmektir. Evet, kırlangıçlar her yıl aynı yere yuva yapar. Birbirlerine de çok benzerler. Ama gidenin geldiği görülmemiştir. Yuvayı bozarsan seneye gelecek kırlangıç da bulamazsın. Gidecek yavru olmazsa o yuva sahipsiz kalır. O yüzden kızdım o veletlere. Bilseler yapmazlar elbet.

Dizindeki kanama azalmıştı. Mendili değiştirip üzerine bastırmaya devam etmesini istedim. Pantolonunun dizindeki yırtığı eliyle kapatmaya uğraştı. Olmayınca bıraktı. Üstünü silkeledi. “Hanıma iş çıktı, söylenecek yine” dedi. Koluna girip ayağa kaldırdım. Az ilerdeki banka oturduk. Öfkesi geçmemişti. Ne iş yaptığını sordum. Belediyede işçi olarak çalıştığını emekli olduktan sonra işportacılık yaptığını şimdilerde ise çalışmadığını söyledi.  

-        Eskiden meydanda çakmaklara gaz doldurur, çakmak taşı ve otobüs bileti satardım. Sonra kimliklere pvc kaplamaya başladım. Yani şu kırlangıçlar gibi hep buralardaydım.

-        Sahi bir zamanlar kimliklere pvc kaplatırdık. Sonra ne oldu?

-        Sonra ne olduğu önemli değil. Önce ne olduğuna bak sen, beyim. Eskiden nüfus cüzdanı diye defter gibi bir şey taşırdık.

-        Evet benim de vardı.

-        Adı üstünde cüzdandı, kılıftı. İçinde yazılanlar ise kimliğimizdi. Sonra her şey büyüdü. Şehirler büyüdü de insan küçüldü. İnsanla birlikte kimlikler de küçüldü. Küçücük kimliklere kocaman insanları sığdırıyorlar artık. Pvc kaplama işi, kimlikler küçülünce çıktı ortaya. Kimlik küçülünce korumaya gerek duydu sanki, insanlar. kc4b1rlangc4b1c3a7

Bir süre susup ağacın üstünde yavrularını bir arada tutmaya çalışan anne kırlangıca baktı. Sonra eliyle yoldan gelen geçeni gösterdi.

-        Şimdi nüfus cüzdanı ve içinde yazılanların pek önemi kalmadı. Pvc kaplı küçük kimlikler revaçta. Bozulacak, yırtılacak kimliklerine zarar gelecek diye korkuyor insanlar. Kendilerini o kimlik kadar bile korumuyorlar. Bak şunlara sigara içerler, üstüne başına bakmazlar. Güzel görünmek uğruna soğuk havada ince giyinir üşütüp hasta olurlar. Ama kimlikleri söz konusu olunca akan sular durur. Kimlikleri hep yeni kalsın isterler. Sanki o kimlik olmayınca yok olup gidecekler.

-        İyi de kimlik her zaman önemlidir.  

-        Önemli olduğunu biliyorum elbet. Ben onu demiyorum. Kim olduklarını sorsan çıkarıp kimlik göstermeyi iyi bilirler, anasını babasını kimlerden olduğunu anlatırlar. Kendini tanıt, anlat deyince iki laf edemezler. Ne olduklarından çok ne olmadıklarını dinlersin onlardan.

-        Peki ya sen kimsin?

-        Boş ver benim kim olduğumu. Bazen ben de kim olduğumu unutuyorum. Şu eski nüfus cüzdanım olmasa bir gün hepten unutacağım kendimi.

-        Peki neden bıraktın işportacılığı. Yaşlılık mı?

-        Ne yaşlılığı. Çalışmak isterim elbet. Bırakmadılar. Neymiş? Ruhsatım yokmuş, vergi vermiyormuşum. Ne kazanıyorum ki vergi vereyim. Hiç düşünmüyorlar. Böyle konuşunca da “madem kazanmıyorsun niye bu işi yapıyorsun” diyorlar. Şu kırlangıca bunca emek, bunca çaba 6-8 aylık ömründe bunca kahır çekilir mi? Neden bu işi yapıyorsun? diye soruyorlar mı? Gel de anlat.

Dizindeki kanama durmuştu. Yardım için teşekkür edip kalkıp gitmek istedi. Yorgunluğu ve öfkesi geçmiş gibi görünmüyordu. Biraz daha oturup dinlenmesini istedim ama pek söz dinleyecek gibi değildi. Lafa tutup oyalamaya çalıştım.

-        Otur biraz daha. Tamam kim olduğunu anlatma, başkaları seni nasıl tanıyor bari bana onu anlat.

-        Ne bileyim. Başkalarının beni tanıdığı kadar kendimi tanıdığımdan bile emin değilim. Bildiğim kimsenin benden çekinmediği. Beni tanıyanlar bilir, sever biraz da acırlar. Kimseyi ürkütemedim bu yaşıma kadar. Bu bazen iyi genellikle de kötüdür. Kimseyi şaşırtamadım. Şaşırtacak bir şey yapsam da ciddiye almazlar. Kuşlara sapanla taş atan çocukları kovaladığımı söyleyince hanımın yüzündeki ifadeyi şimdiden görebiliyorum. Dudağını büküp yine acıyarak bakacak bana. Hadi bırak gideyim artık.

Ayağa kalkıp üstünü başını silkeledi. “Belki yine görüşürüz” dedim gülümseyerek bana baktı “Dedim ya, kırlangıcın ömrü kısadır. Belki yine görüşürüz de görüştüğün kişi ayni kişi mi olur bak orasını bilemem. Hayat bu ne edeceksin?” dedi. Gözünü yuvasını toparlamaya çalışan ağaçtaki kırlangıçtan ayırmadan yol boyunca ağır adımlarla ilerleyip uzaklaştı. Anne kırlangıç ise yavrularını emniyete almış yuvayı tamire koyulmuştu.

 

Mehmet Uhri

 

Not: Bu öykü Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde faaliyet gösteren ADATV de Ekim 2010 da Mesut Günsev’le Pazartesi öyküleri programında seslendirilmiştir. Öyküyü Mesut Günsev’in anlatımıyla izlemek için

http://www.youtube.com/watch?v=alb4ZtYzGR4

linkini kullanabilirsiniz. M.U.

Çakıl Taşı

Çarşamba, Nisan 22nd, 2009

cakil-tasiİlerlemiş karaciğer yetmezliği bulguları nedeniyle hastaneye sık ve giderek daha uzun süreler yatırmak zorunda kalıyorduk. Asker kökenli emekli pilot olduğunu biliyorduk. Hastaneye yatmayı sevmiyor en kısa sürede çıkmak için can atıyordu. O gün poliklinik koridorunda karşılaştık. Önemli bir konu hakkında görüşmek istediğini söyledi. Heyecanlıydı. Hastalığın verdiği bitkinliğe rağmen konuşmak için gayret gösteriyordu. Bir süre soluklanmasını rica ettim, dinlemedi.
- Doktor bey, birkaç günlüğüne beni hangara çekip bakıma almanızı istiyorum. Cumartesi’ye uçabilmeliyim. En azından “take off” yani havalanabilmeliyim. Nasıl inerim bilemem ama bu uçuşu mutlaka yapmalıyım.
- Anlamadım, uçak mı kullanacaksınız?
- Yok öyle değil. Cumartesiye kızımın düğünü var. Düğünde ayakta, kızımın yanında olmam lazım. Bana yardım edeceksiniz.
Bu son cümle daha çok emir gibi çıkmıştı ağzından. Yüzü soluktu. Halsiz görünüyordu. Pek geleni gideni olmazdı, kızı olduğunu dahi bilmiyorduk. Bir süre soluklanıp güç topladıktan sonra eşinden boşandığında kızının 11 yaşında olduğunu birkaç yıl sonra ayrıldığı eşinin yeni bir evlilik yaptığını, kızının üvey babası ile iyi anlaşıp kendinden uzaklaştığını, pek görüşmediklerini anlattı.
- Nişanına çağırmamıştı. Arayıp düğününe çağırınca nasıl sevindim anlatamam. Ancak bu lanet olası hastalık izin vermeyecek diye endişeleniyorum. Bana yardım etmelisiniz.
- İyi de durumunuz pek iyi görünmüyor. Düğün süresince ayakta kalabilmeyi düşünmüyorsunuz umarım.
- Orada olmalıyım. Kızım düğününde beni yanında istedi. Ne halde olursam olayım orada olmalıyım.
Önümüzde 4 gün vardı. Hastaneden kaçma heveslisi hastamız yatışını yaptırıp sesini çıkarmadan tedavi olmayı bekler hale gelmişti. Bir iki gün içinde durumu düzelip gücü yerine geldi. Düğünden önceki gün beklenmeyen ve durdurmakta zorlandığımız kanamalar nedeniyle durumu kritikleşti. Ertesi gün ayakta olabilme kaygısı yerini hastamızı hayatta tutabilme endişesine bıraktı. Kanamayı kontrol altına alsak bile her an yeniden başlayabilir endişesi ile düğüne bu halde gidemeyeceğini duyunca tedaviyi kabul etmediğini hastaneyi terk etmek istediğini söyledi. İkna edemeyince iki saatle sınırlı olmak kaydıyla düğüne birlikte gitmeyi önerdim. Hemen kabul etti.
Akşama doğru odasına uğradığımda hayli eski ama şık krem rengi takım elbisesi içinde hazır bekliyordu. Yol boyunca konuşmadı, enerjisini düğüne saklamak istiyordu.
Düğün salonunda kızıyla göz göze geldiklerinde sessizce bakıştılar. Gelinle damat elimizi sıkıp geldiğimiz için teşekkür etti. Babası beni arkadaşı olarak tanıttı, öyle uygun görmüştü, bozmadım. Araya giren diğer davetliler ile gelin ve damat yanımızdan ayrıldı. Sıcak karşılama olmadığı kesindi. Düğün kokteyl tarzı hazırlanmıştı, oturacak yer sınırlıydı. Bardaki taburelerde oturmayı önerdim istemedi, yorulunca otururum dedi. Bizimki kuyruğu dik tutma gayretindeydi.
Saçını ve yakasını düzeltmeye çalışmasından anladığım kadarıyla kalabalığın içinden üzerimize doğru gelen hanım ayrıldığı eski eşiydi. Ses etmeden bir ona bir de bana baktı. Yanlarından ayrılmak için izin istedim, kolumu tuttu. Eşiyle tanıştırdı. Hanımefendi sessizce bizimkini süzdü. Hastamızın yüzü asıldı. Omuzlarını indirip bana döndü; “kendimi ne kadar iyi hissedersem hissedeyim bu kadın bana bir bakışı ile bile ne kadar önemsiz biri olduğumu hatırlatabiliyor. Buna rağmen yine de seviyorum onu” dedi. Hanımefendi, kızının düğününde tartışmak istemediğini söyleyip kocasının yanına döndü. Bara doğru gidip tabureye oturmasını istedim. Bizimkinin mecali kalmamıştı. Yine de sağlığı ile ilgili kimseye bir şey söylememem için yemin verdirdi.
- Doktor bey, eksik olma. Ben senden kalkış için izin istemiştim. Uçağın komutası bende. Salimen indirebilir miyim emin değilim. Önemli olan burada olmaktı.
- İyi de yalnız uçmuyorsunuz. Size bir şey olursa başım derde girer.Yani uçakta yolcunuz var ve yolcunuzun emniyetinden de siz sorumlusunuz, ona göre.
Sustu. Bir süre pistte dans eden kızını ve damadı izledi. Burnu kanamaya başlayınca mendilini burnuna bastırıp tuvalete yöneldi. Uzun süre geri dönmeyince yanına gittim. Kanaması durmuştu. Klozetlerden birine oturmuştu. Konuşmadan bana baktı.
- Yapamadım. Kızıma babalık yapamadım. Pilotluk işte, hep uzaktaydım. Şimdi düğününde yanındayım ama yine uzağız. Görüyorsun. Keşke gelmeseydim. Hep bir şeyler yarım, hep bir şeyler eksik.
- İsterseniz sessizce ayrılalım, pek haliniz de kalmadı.
Cevap vermeden ellerini başına alıp bir süre öylece durdu. “Bir şey daha yapmalıyım” diyerek ayağa kalktı. Koluna girdim, zor yürüyordu. Birlikte gelin ve damadın masasına yöneldik. Eğilip kızının yanağını öptü, sarıldılar. Sonra damada yöneldi. Tebrik ederken damadın cebine bir şey koyduğunu gördüm. Altın taktığını düşünmüştüm. İzin isteyip düğün bitmeden ayrıldık. Dönüş yolunda da hiç konuşmadı. Hastaneye vardığımızda yine kanama ile boğuşmak zorunda kaldık. Hastamız kendini bırakmış gibiydi. Kritik birkaç saat yaşadıktan sonra gözlerini aralayıp elimi tuttu. “Teşekkür ederim, gövde üstü bile olsa uçağı salimen indirdik sanırım” dedi. Gülümsedi. Sonra uykuya daldı. Kritik saatleri yeni atlatmıştık, vakit gece yarısını geçmişti. Hastane koridorunda önce gelinlikleri içinde kızını sonra damadı gördüm. Hastamızın ısrarla çalan cep telefonunu açan servis hemşiresi arayanın kızı olduğunu öğrenince durumu anlatıp babası hakkında bilgi vermişti. Kızı, hastamızın yatağına ilişip eline yanağına götürdü. Sessizce ağlıyordu. Hastamız gözünü açıp gelin ve damadı karşısında görünce “Aman Allahım hala havadayız. Ne olacak şimdi?” diye söylendi. Kızı avucunu açıp üzerinde gülümseyen adam resmi yapılmış çakıl taşını gösterdi. “Baba bunu sakladığını bilmiyordum. Kocama bunu neden verdin? Ben bunu senin için yapmıştım” dedi. Damat şaşkın bakışlarla olanları izliyordu. Gelin hanım çakıl taşını bizlere gösterip küçük bir kız çocuğu iken hep uzaklarda, uçuşta olan babasını korusun diye bu uğur taşını yaptığını anlattı. Babasına dönüp tekrar “baba bunu ona niye verdin?” diye sordu. Hastamız gülümsedi. Kızının elini avuçlarının arasına aldı.
- Ona nasıl baktığını gördüm. Bir zamanlar, bana da öyle bakardın. Kendimi önemli hissetmem için yeterdi o bakışlar. O çakıl taşını yanımdan hiç ayırmadım, bana hep uğur getirdi.
Yorulmuştu ama söylemek istediklerine tamamlama gayreti içindeydi. Damadına baktı. “Onu benden daha fazla hak eden biri var artık. Delikanlı, o çakıl taşını yanından ayırma. Kızım için önemlisin, hem de çok önemlisin, bunu unutma. İyi bir baba olamadım. Belki eğlenceli biriydim ama kızımın bana ihtiyacı olduğu zamanlarda hep uzaklardaydım. Düğününde olmak, bir zamanlar onun bana baktığı gibi ona bakabilmek istedim, o kadar. Hadi gidin artık, bugün sizin gününüz. Mutlu olun, beni merak etmeyin.” dedi.
Kızı ayrılmak istemiyordu ama hastamız iyice yorulmuş, bilinci bulanıklaşmaya başlamıştı. Telefon numaramı verip gidebileceklerini bir sorun olursa arayacağımı söyledim. Kritik günleri atlatmak hayli zaman aldı hastamızı ancak ertesi hafta taburcu edebildik.
Bu olayın üstünden yaklaşık bir yıl geçmişti ki gazetede hastamızın ölüm ilanını gördüm. İlanı kızı vermiş ve fotoğraf olarak o üzeri boyalı çakıl taşını koymuştu. “Sen okyanustun benim için baba, bense o çakıl taşı. Hiç ayrılmamıştık ki…” diye bitiyordu, ilan.

Sonbahar Yaprağına Tutunmak

Cumartesi, Nisan 4th, 2009

sonbaharGüneşli ve açık bir sonbahar günü nöbet ertesi iznim nedeniyle kendimi iş ortamından atma fırsatı bulmuş ve fotoğraf makinemi da alarak Emirgan korusuna gitmiştim.

Ortalık, kahverenginden sarıya, yeşilden kırmızıya bir renk cümbüşüne bürünmüştü. Arada bir ağaçların arasından kendini gösteren güneş daha çok gölge oyunlarına bulaşıp  gizlenme telaşındaydı. Ağaçlardaki sincaplar ise çoktan oyuna dalmış gibiydi.

Biraz sonra, ileride bankta oturan orta yaşın biraz üzerinde iyi giyimli adamı fark ettim.

Bastonuna dayanmış yere bakıyordu. Bir hayli didiklenerek okunduğu belli olan gazetesini oturduğu yerin yanına bırakmıştı.

Önce çaktırmadan fotoğrafını çekmeye çalıştım. Ancak beni çabuk fark etti. Yanına gidip izin almanın daha doğru olacağını düşündüm.

-          Beyefendi fotoğrafınızı çekmeme izin verir misiniz?

-          Niçin?

-          Amatör olarak fotoğraf çekiyorum. Korunun güzelliği içinde sizin dalgın dalgın duruşunuzu resimlemek istemiştim.

-          Başka işin yok mu senin? Ne iş yapıyorsun sen?

-          Doktorum. Bugün izinliyim. Farklı bir işle uğraşmazsam dinlenemiyorum.

-          Doktor mu? Ne doktoru?

-          Kanser üzerine yoğunluklu olarak çalışan bir branşta uzmanım.

-          Kanser doktorusun demek. Kanser teşhis ettiğin bir hastana hastalığı hakkında bilgi verir misin? Yoksa saklamayı mı tercih edersin?

İş ortamından kaçayım, başka bir işle uğraşayım da dinleneyim diye çıkmıştım yola ama anlaşılan nafile bir çabaydı bu.

-          Zor bir soru. Niçin soruyorsunuz?

-          Çok kısa bir süre önce eşimi, hayat arkadaşımı, çocuklarımın annesini kanserden kaybettim. Yaralıyım kusura bakma. Buralara gelip sürekli olarak kendimle ve hayatla hesaplaşıyorum.

Ben fotoğraf çekmeyi unutup beyefendi ile konuşmaya daldım. Eşini mide kanseri nedeniyle kaybetmişti. Tanı konulduktan sonra 1 yıl yaşamamıştı. Hastalığın da sağlığında biraz kaderle ilişkili olduğunu kabul eden bir tavrı vardı. Sağlık sisteminde karşılaşmış olabileceği aksilikler onun umurunda bile değildi. Eşinin bankacı olduğunu ve hayatını finansal gerçekler üzerinde şekillendirdiğini, her fırsatta şeffaf olunması gerektiğini gerçeklerden kaçılamayacağını söyleyip duran biri olduğunu anlattı.

-          Yaşamı tüm çıplaklığı ile ortaya koyma çabası onun için mutlaktı. Çocuklarımızı yetiştirirken de en çok buna dikkat ederdi. Her şeyi affeder yalan söylemeyi affedemezdi. Hayatın doğrular üzerinde kurulması gerektiği konusunu her fırsatta dile getirirdi.

-          Sonra ne oldu?

-          Rahatsızlandı. Doktorlar vs. derken kanser teşhis edildi. En başından itibaren doktoruna ne teşhis edilirse edilsin kendiden saklanmaması konusunda kararlı olduğunu bildirdi. Doktorumuz benim de onayımı olarak eşime kansere yakalandığını söyledi. Hatta eşimin ısrarı üzerine kanserin ilerlemiş durumda olduğunu ameliyat şansının bulunmadığını da anlatmak zorunda kaldı.

-          Sonra ne oldu?

-          Sanki dünya hepimizin başına yıkıldı. Gerçeğin bu kadar acımasız olmasını kabul etme çabamız her fırsatta başarısızlığa uğradı. Sanki eşimi önce orada kaybettim. Huysuz, geçimsiz, saldırgan biri oldu. Her fırsatta bana ve çocuklarımıza aksi davranıyordu.

-          Tedavi için ne yapıldı?

-          Her şeyi yaptım. Eşimi İngiltere’ye götürdüm. En son tedavi seçeneklerini dahi uyguladılar. Büyük maddi kayıplarım oldu ancak karşılığını alamadım. Üstelik eşimi bu topraklardan çok uzaklarda kaybettim. Son arzusu nerede ölürse orada gömülmekti. Bu da kendince gerçekçi bir istekti. O yüzden Londra’da bir Müslüman mezarlığına gömüldü.

-          Başınız sağ olsun.

-          Biliyor musun doktor; eşimle birlikte geçirdiğim kahredici son bir yılı bize zehir eden kanser gerçeğiydi. Keşke ikimiz de bilmeseydik, biri birimize yalan söyleyebilseydik.

-          ……………..

-          Şimdi görüyorum ki hayatın gerçekler üzerinde oluşturulması gerektiği kocaman bir aldatmacaymış. Ölüm gibi bir gerçeği unutup duruma, yere, zamana göre değişen gerçekler arasında yüzüyormuşuz ve doğruculuk oyunu oynamaya çabalıyormuşuz. Üstelik çocuklarımızı da böyle yetiştirerek onları da zehirlemişiz.

Yerden bir sonbahar yaprağı aldı. Kısmen yeşil, kısmen sararmaya yüz tutmuştu.

-          Şu yaprağa iyi bak. İnsan hayatı da bu yaprak gibi. Günü geldiğinde sonbaharını yaşayacak. Kuruyup toprağa karışacak.

-          Eşim ve ben son zamanlarımızda anladık ki hayatta sonbahar ya da ölüm gerçeğin ta kendisi. Bir yaprak gibi dalında yavaş yavaş kuruyup özünü aldığımız ağacın toprağına karışacağız. Ancak eşimin ısrarıyla doktorumuzun bize bu gerçeği zamanından önce söylemesi ile işte bu yaprak gibi henüz kurumadan ağacımızdan koptuk ve rüzgarda sürüklenmeye başladık. Sanki bir başka ağaçta yeniden hayat bulabilirmişiz gibi gavur ellerine kadar gittik ve oranın toprağına karıştık. Kendi gerçeğimizi öğrenmek, sürdürmek uğruna hayat gerçeğini görmezden geldik.

Ayağa kalktı, gazetesini koltuğunun altına aldı. Elinde tuttuğu hafif sararmış sonbahar yaprağını itina ile yere bıraktı. Hafif nemli gözleri ile gözümün içine baktı. “Söylemeyin sakın, hiçbir hastanıza kanser olduğunu söylemeyin. Onlar istese bile söylemeyin. İnsanların bir sonbahar yaprağına tutunmasına fırsat verin…” dedi ve yürüdü gitti.