“O taşlar genç, bırak onları. Sen bu yandakilere bak” diyerek önünde duran tezgahı gösterdi. Erzurum’un simgesi Oltu taşının işlenip satıldığı Taşhanda dükkanlardan birindeydim. Biçim verilmiş ve parlatılmayı bekleyen taşlara elimi atınca dükkan sahibi bu sözlerle engel olmuştu. Saçı başı ağarmış, yüzünün kırışıklıkları artmıştı ama yine de yaşından daha çok yıpranmışa benziyordu. Elindeki biçim verilmiş ve gümüş kakma yapılmış Oltu taşlarını parlatıp parlak kuzguni siyah hale getirmeye uğraşıyordu.
Taşhan da ortalık sakindi. Girdiğim dükkanın sahibi aksi birine benziyordu. Fiyatını sorduğum bir iki ürün için kafasını bile kaldırmadan “üstünde yazıyor, okuman yok mu? diye tersledi. Elime aldığım tespihleri gösterip hangisinin daha iyi olduğunu sorup yardım istedim. Bu kez yüzüme bakıp;
- Beyim, hepsi aynı toprağın taşı, aynı elde işleniyor. Benzerler biri birine. Sen eline iyi oturanı, içine sineni, dahası eline sıcak geleni seç. Canlı gibidir bu taşlar sevildiğini bildiği elde kullanıldıkça parlaklığı artır. Daha bir güzelleşir.
- Peki yıkayabilir miyiz, bu taşları?
- Yıkanır yıkanmasına da parlaklığını yitirmesin istiyorsan elinden düşürmeyeceksin. Tene değecek, ilgi görecek ki göstersin kendini. Biraz buraların insanına benzer, çocuk gibidir bunlar.
Tespihlerden elime daha sıcak geleni satın alıp paketlettim. Para üstünü denkleştirip paketlerken bu taşlara karakehribar da dendiğini Oltu ilçesi yakınlarında çok zor şartlarda ince damarlar halinde maden ocaklarından çıkarıldığını, çıkarıldığında işlenebilir yumuşaklıkta olan taşların havayla temas ederek taşlaşıp sertleştiğini anlattı. Tezgahın altında ıslak bez içinde tuttuğu ham taşları gösterip “sertleşmeden işlenebilsin diye ihtiyacımız kadarını çıkarır ıslak tutar, kalanı toprakta bırakırız” dedi.
Bu sırada elinde sefer tasları ve tepsisi ile öğle yemeğini getiren sonradan hanımı öğrendiğim kadın girdi dükkana. Konuştuğumuzu görünce sessizce yemek kaplarını bırakıp kenara oturdu.
Dükkandan çıkmak üzereyken “Dur hele beyim. Bu da senin kısmetin. Bir bardak ayran içmeden bırakmam” diyerek engel oldu. Bu sırada hanımı bardaklara ayran dolduruyordu.
- Çırağın yok mu? Yalnız mı çalışıyorsun?
- Yok beyim, yok. Şehir gencini tutamıyor ki, elinde. Biraz büyüyen büyük şehre kaçıyor. Neymiş, buralarda para yokmuş. Para olmayan yerde hayat olmazmış. Çekip gidiyorlar. İki oğlumu aldı elimden koca şehir. Kızımı buralarda gelin ettim de öyle tutabildim. Yoksa o da gidecekti ağabeylerinin yanına.
Hanımı bu sözleri doğrularcasına kafasını sallıyordu. Hafiften kederlenmişlerdi.
- Beyim koca Taşhanda taş işlemeyi öğretecek çırak bulamıyoruz. İşler de çok iyi değil, zaten.
- Neden böyle oldu?
- Az önce söyledim ya, yenisi makbul değil bu taşların. Eskidikçe güzelleşiyor. Elindeki taşın değerini bilen yenisini almıyor. Satın alan da azaldı. Gençlerse başka telden çalıyor. Onlar eskiyi istemiyor artık. Devir değişti, her şeyin yenisi makbul. İş görse bile biraz eskiyen atılıp yenisi alınıyor. Bu taşlar onlara uymuyor.
Sonra az önce elimi attığımda “onlar genç, bırak onları ” diyerek engel olduğu taşlardan birini aldı eline. “Bilseler bu taşların buraların insanlarına ne kadar benzediğini, görürler elbet. Ama görmüyorlar” dedi.
- Bu taşların nesi benziyor buraların insanına?
- Toprağın kucağında yumuşaktır bu taş demiştim az önce. Bilirsin toprak anadır hepimiz için. Ana kucağında yetişir ailede pişeriz. Erzurum insanı da bu taş gibi ana kucağında yetişir, ailede şekillenir, işlenirdi. Dışarı çıktığında ise gördüğün o sert inatçı kararlı Erzurum insanına dönüşürdü, bu taş gibi. Dışı serttir lakin kalbi yumuşaktır, Erzurumlunun. Ama bu para derdi, göç belası mahvetti ortalığı.
- Göçün ne gibi etkisi oldu?
- Dedim ya ihtiyacımızdan fazlasını toprağa gömeriz bu taşın, sertleşmesin işlenebilsin diye. Büyük şehre insan yetiştireceğiz diye erkenden ana kucağından koparıp yontmadan cilalamadan gönderiyoruz çocuklarımızı. Oralarda daha da sertleşip, şekle girmez oluyorlar. Ana baba sözü de dinlemiyorlar. İşlenmemiş ham taş insanı olup çıkıyorlar. Bunların yetiştirdiği çocuklardan ülkeye ne hayır gelecekse?
Hanımı boş bardakları toplarken “Kusura kalma, bizim bey oğulları ile kavgalı, kalbi kırık. Görüşmüyorlar. Benim ana yüreğim yanık bir şey de diyemiyorum” dedi. Bizimkinin suratı asılmıştı. Daha konuşmadı, elindeki işe döndü. Ayran için teşekkür edip dükkandan çıkarken hanımı kocasının yemeğini hazırlıyordu. Vitrinde asılı Oltu taşları ise gümüş işlemenin ışıltısı ve kuzguni siyah parlaklığı ile iyice tenhalaşmış Taşhanda tenine değecek, birlikte eskiyecek insanları bekler gibiydi.
O sıcak yaz günü Kandilli sahilinde boğaza olta savuranların arasındaydım. Hava çok güzeldi. Martılar da en az sahildeki balıkçılar kadar hevesli görünüyordu. Hemen önümde denize dalan ve gagasında çırpınan balık ile yükselmeye çalışan irice martı, balığı gagasında tutmayı başaramayıp suya düşürdü. Diğerleri düşen balığın peşine hücum ettiler ama sanırım balık kaçmayı başardı.
Başını önüne eğip yüzünü astı ve “Bitti beyim. Baba mesleği yorgancılık bitti, buralarda” dedi. İzmir’in tarihi ilçelerinden Bergama’nın kendi kadar eski Arasta çarşısındaydım. Çarşının dükkanlarının yarıya yakını boştu, çalışmıyordu. Eskinin canlı günlerini arar olmuştu, çarşı esnafı. Adres sormak için yorgancı dükkanında ayak üstü başlayan muhabbet yorgancının bu sözleri ile sürmüştü. Dertliydi yorgancı. Çarşıda sayıları yirmiyi bulan yorgancılardan sadece üç dükkan kalmıştı. Onların da ellerinde pek iş yoktu, boş oturuyorlardı.
Okul arkadaşıydık. Adı sanı duyulmuş özel sektör şirketlerinde üst düzey yöneticilik yapmıştı. Tanınıyordu. Kendi işini, şirketini kurar diye beklerken her şeyi bırakıp Tekirdağ yakınlarında aldığı bağ ile şarapçılığa başlamıştı. Üstelik ailesini de beraberinde sürüklemişti. Bir tür kaçış, inzivaya çekilme gibi düşünmüş orta yaş bunalımı olarak yorumlamıştık. Birkaç yıl haber alamadık. Unutturmuştu kendini. Hastanemizde yatan bir yakınının sağlık sorunu için aramasa, ısrarla davet etmese belki tatile giderken yolumuzu Tekirdağ’dan geçirip uğramayacaktık. Bir gece konaklayıp yolumuza devam etme sözü alarak öğlene doğru bağ evine ulaştık. Hasret giderdik. Eşlerimiz, çocuklar hepimiz mutlu olmuştuk, bu karşılaşmadan.
Kadehini kaldırdı. “Hayata ve dostluğa” diyerek tokuşturduk.
Yaşlı kadın hastamız, geçirdiği kısmi felç nedeniyle hastanemizde yatıyordu. Vücudunun sağ yanı tutmayan ve konuşma yetisini yitiren hastamıza orta yaşlı kızı refakat ediyordu. Anne kızın sevgi dolu ilişkisi, kızının annesine olan düşkünlüğü hepimizin dikkatini çekmişti. O sabah hastaları dolaşırken servis şefimiz hastamızın dosyasını inceleyip “beyin kanaması böyle sinsi hastalıktır arkadaşlar. Öncü belirti vermeden aniden ortaya çıkar” dedi. Bir sessizlik anında hastamızın kızı araya girip;
Kekin kalan parçalarını tabağa aktarıp, kendi tabağını eline aldı. Saatine baktı. Çay için teşekkür etti. Annesine dinlemesi için yeni sanat müziği CD leri getirdiğini söyleyip izin istedi. Hastamızı birkaç gün sonra biraz da onların ısrarı ile taburcu ettik. Kısmi felç hali devam ediyor ve hayli zor günler onları bekliyordu. 





İstinye’deki çay bahçesi sakin günlerinden birindeydi. Sabahın serinliği yükselen güneş ile birlikte yerini yazın kavurucu sıcağına bırakacak gibi duruyordu. Ufalayıp yere bıraktığım simit parçalarını güvercinlerden önce kapmaya çalışan serçelerin telaşlı kanat çırpışlarına dalmıştım. Boğazdan geçen tankerin yarattığı dalgalar giderek şiddetlendi. Sahile yakın duran birkaç masa ile birlikte gelen dalgadan nasibimi alıp, ben de ıslandım. Yanımdaki masada oturan iyi giyimli beyefendi telaş içinde masasındaki ıslanan kitap ve defteri kurulayacak bir şeyler arıyordu. Kağıt mendil uzattım. Yetmedi çaycıdan peçete rica ettik. Beyefendi yardımcı olduğum için teşekkür ediyor bir yandan da gelen dalgayı görmesine karşın önlem almadığı için kendine kızıyordu. “Sakin olun, hava sıcak şimdi kurur bunlar. Sıkmayın canınızı” diyerek teselli etmeye çalıştım. Kitabı masanın üzerine açarak kurutmaya bıraktı. Islanan defteri ise elinden bırakmıyor, sevgiyle okşuyordu.
Defter kurudukça sayfalarında belirginleşen kırışıklığı eliyle düzeltmeye çabalıyordu, bizimki. Hafif esinti başlamıştı. Çayların önce kokusu sonra kendi geldi masamıza. “Peki siz kimseye böyle bir defter hediye ettiniz mi? diye sordum. Kesme şekeri kırıp dilinin altına attı, çayını yudumladı. Arkasına yaslandı. 

